• Ekim 18, 2016

Yağma. 560 Yıl Sonra Bile!   

Geçen hafta birkaç günlüğüne İstanbul’a gitmiştim. Hem iş hemde dost görüşmeleri yapacaktım.

Ömrüm boyunca başta 25 yıl Londra’da olmak üzere bir çok ülkede kalmış ve işim gereği bir çok metropol görmüştüm. Daha altı yıl öncesine kadar İstanbul’da beş yıl kadar kalmıştım. Son altı yılımı arada ülke içi ve dışı seyahat etmekle birlikte Artvin’de geçirdim.

Doğrusu İstanbul’a yılda bir çok kez gider, emekliliğini yaşayan hemşerilerimizin müdavim olduğu kahvehaneye uğrar mekan müdavimi küçük esnaf ve kahvede takılan işsizlerle de sohbet etme fırsatı yaratırım.

Hemşerilerimizin dışında orta büyük ölçekli işletme sahipleri ile aydın yazar çizer takımı ile üniversitelerde hoca olan tanıdık dostlar ile de sohbet etme fırsatı kaçırmam.

Kısaca, toplumsal yapının bütün katmanlarının nasıl yaşadıklarını, sorunlarını, korku ve heyecanları ile ümitlerini öğrenme fırsatını kullanırım. Peki ne görmüş ve ne duymuş ya da duymamıştım bu süreçlerde?

İstanbul’u ilk bildiğimde nufüsu sadece 3 milyon kadardı. Şimdi ise 15 milyon kadar diyorlar. Diğer taraftan uzun yıllar yaşamış olduğum Londra şehrinin son elli yıldır nufüsu 7 milyon civarında kalmış. Adrese dayalı bir sistemde net rakam veremeyişlerini not ederek devam edelim.

İstanbulda yaşayanlar günde 2 saat kadar zamanlarını trafikte geçiriyor. Trafiğin yoğun olduğu zaman dilimlerinde seyahat edenler günde 4 saate yakın zamanı yolda geçirmekte.

Yerleşim ve işyeri alanları hergün yükselen binalar ile beton yığınına çevrilmiş.

Ve İstanbul, dünyada yaşanabilir şehirler sıralamasında ilk yüzde bile yok.

Oysa İstanbul, ROMA, BİZANS ve OSMANLI olmak üzere üç imparatorluğa başkentlik yapmış. Dünyada üç imparatorluğa başkentlik yapmış başka bir şehir yok. Denizleri birleştiren boğazı, iki denize kıyısı ve binlerce yıllık bir kültürel ve kentsel mirasın günümüzdeki haline bakınca insan sormadan edemiyor.

İstanbul’da yaşayanlar hallerinden memnun mu?

Şu an olan İstanbul’da çok sayıda insan var. Otomobil de çok. Gözün alabildiği menzilde yükselen inşaatlarda var.

Ama şehirde “ruh” kalmamış. Estetik kalmamış. Caddeler, sokaklar insan dolu ama dostluk kalmamış. Başta aile olmak üzere sosyal yapılar mercburiyetten kaynaklı bir arada duruyor. Sevgi ve hoşgörü yok edilmiş. Kişiler bir insan ormanında tek başına ve diğerlerine yabancı bir haleti ruhiye içinde.

Herkesin kıblesi bir tek istikamete işaret etmekte. PARA. Para odaklı olmayan bir sohbetin hiç bir anlamı kalmamış. Felsefe, siyaset, sanat, edebiyat, estetik, hoşgörü, sevgi, adalet ve özgürlük gibi konu başlıklarından söz açmaya kalkarsanız etrafınızdaki kişilerin bezginlik içinde yüz buruşturduklarını görürsunuz.

İstanbul, savaş yolu ile henüz ele geçirilmiş ve genel kamu düzeni sağlama öncesi yaygın talan edilen şehirler gibi coğrafyası rant odaklı paramparça edilirken dar görüşlü cehaletin parmak izlerini hemen heryerde görmek mümkün. Oysa İstanbul 1453 yılında fethedilmemiş miydi? Kimin topraklarını talan ediyor ülkemiz insanı? Devasa bir şehrin dünü ve bugünü nasıl olurda KASABALI akla teslim edilmiş?

Bu devasa şehri yöneten kadrolar daha fazla rant elde etmeye yarayan aklın ötesinde daha kaliteli bir kent yaşamı nasıl olmalı başlığı altında ne düşünür? Düşünürler mi acaba? Düşünmeye çalıştıklarında işin içinden çıkabilecek kapasite ve becerilere sahip midirler? Kişi olarak bu kapasite ve becerilere sahip olmasalar dahi bu denli kaotik ve sığ bir yığılmayı nitelikli bir kent yaşamına doğru dönüştürmek için bu işleri iyi bilen uzmanlardan (sadece mimarlar ve mühendisler değil tabii) yararlanmayı da mı düşünmezler!

İstanbul’u özetleyen bir cümle ararsak “herşey para için” ifadesi yerinde olacaktır. Ve devasa şehirde insan ve kaliteli kentsel yaşam odaklı akıl ve uygulamalar mumla aranacak haldedir. Kaliteli kentsel yaşam açısından bir ucube olarak kayıtlanabilecek Zorlu Centre de 300 bin metre karekeye kadar kaçak inşaat yapılmış. Bu alanda metrekare fiyatı 10 bin dolar mertebelerinde. Sadece kaçak inşaat rantı 3 milyar dolar. RANT, ÖLÇÜSÜZLÜK, HUKUKSUZLUK, ADALETSİZLİK ve ZEVKSİZLİK herhalde böyle bir şey olur.

Halkın geniş kesimlerinin kendi yaşamlarını iyileştirme, adil, sağlıklı ve kaliteli bir kent yaşamı taleplerinin  yaygın ve baskın olmadığı bir ülke büyüklüğündeki bu ilimiz sermaye sahiplerince teslim alınmış vaziyette.

İstanbulda büyük fotoğrafa bakarak geleceğin yönünü geniş halk kesimlerinin daha kaliteli bir yaşama erişmesi yönünde gelişmesini sağlayacak netlik ve bilgelik “adresinde bulunamamıştır” şeklinde kayıtlanmalıdır.

İstanbul’da yaşayanlar sadece İstanbulun coğrafyasını değil, tarihini, kentsel kültürünü ve en önemlisi de geleceğin nasıl biçimlenmesi gerektiğini objektif, bilgiye dayalı ve çağdaş prensipler etrafında ölçme, değerlendirme ve çözüm üretme imtiyazları ve sorumluluklarından vazgeçmiş,  günü ve geleceği biçimlendirme yönünde finans oligarşisi ve ortaklarının yüksek menfaatlerine teslim olmuşlardır.

Düşünme, karar alma süreçlerine katılma ve çözüm üretme imtiyazı ve sorumluğunun PAYDAŞLAR olarak geniş halk kesimlerinden kopartılması apolitik lümpen kitleleri doğurmuştur. İçinde yaşadıkları kente yabancılaştırılan kitleler.

İstanbul’da büyük rant olduğu kesin. Ama İstanbul nefes alamaz, yarını konusunda ümitsiz kitleler ile dolu, epidemik ölçülere varan bu yabancılaşma; ranta dayalı, paydaşların demokratik süreçlerde kentsel gelişimde söz sahibi olmalarını dışlayan, şeffalıktan uzak ve hukuk dışı uygulamaları adeta norm haline getiren bu zihiniyet kuşatılmışlığı sadece kentte yaşayanların değil ülkenin en temel sorunu haline gelmiştir.

Leave Comments